İNİŞ
SEBEBİ
Urve b. Zübeyr'in (R,A.) yaptığı rivayete göre, Hz. Aişe
(R.A.) şöyle demiştir :
“Resulüllah (A.S.) Efendimiz'e sihir (büyü) yapılmıştı.
O kadar ki, Resulüllah'ın (A.S.) (bazen) yapmadığı bir şeyi yaptığını hayal
ettiği oluyordu. Bir gün benim yanımda bulunduğu sırada Allah'a yapılması uygun
olan duayı yaptıktan sonra, şöyle buyurdu ; “Anladın mı ya Aişe? Cenabı Hak bir
konu hakkında sormak istediğimi bana bildirdi.” Ben de Ona : “Allah'ın bildirdiği
nedir?” diye sorduğumda, buyurdu ki; “İki melek bana geldi” ve olayı bütün
detayıyla anlattı.” (1)
Olayın detayı ise şöyledir : “iki adam (melek) gelip biri
başucumda, diğeri ayakucumda durdu. Biri diğerine sordu: “Bu kişiyi rahatsız
edip ıstırap veren nedir?” Diğeri cevap verdi: “Sihirlenmiş (büyülenmiş)tir.”
ötekisi tekrar sordu: “Kim Onun aleyhine büyü yapmıştır?” Diğeri şu cevabı
verdi: “Lebid b. el-A'sam adında Beni Züreyk Kabilesi'nden bir yahudi..” Ötekisi
yine sordu: “Nasıl sihir (büyü) yapmış?” “Diğeri cevap verdi: “Tarak ve
tarağa takılıp kalan kılların kuru hurma kapçığı içine yerleştirilmesi
suretiyle..” Ötekisi yine sordu: “O yapılan sihir (büyü) nereye konmuştur ?
“Diğeri cevap verdi : “Zervan Kuyusundadır.” (Diğer bir rivayete göre. Beni
Züreyk Kuyusundadır denilmiştir).
Bunun üzerine Resulüllah (A.S.) Efendimiz, ashabından bazı
kişilerle birlikte o kuyuya gitti ve kuyuya baktı. Kuyunun üstünde bir hurma ağacı
bulunuyordu. Sonra Resulüllah (A.S.) Hz. Aişe'ye (R.A.) döndü ve şöyle buyurdu“. O
kuyunun suyu kına suyuna benziyordu; hurması da şeytanların başı gibiydi.”
Hz. Aişe (RA) devamla diyor ki ; Resulüllah'a (A.S.) şöyle
dedim : “Ya Resulüllah! O sihri oradan çıkartsaydın ya..” Bunun üzerine
Resulüllah (A.S.) şöyle buyurdu : “Onu çıkartacak olursam, insanlara o yüzden bir
kötülük dokunmasından endişe ederim...”
Zeyd. b. Erkam (R.A.)den yapılan rivayete göre; Yahudilerden bir
adam Hz. Peygamberce (A.S.) sihir yapmış ve sihir olarak hazırladığı şeyi düğüm
düğüm yapıp bir kuyuya atmıştı. Bunun üzerine Resulüllah (A.S.) Efendimiz. Ali b.
Ebi Talib'i (R.A.) gönderdi. O da yapılan düğümlü sihri o kuyudan çıkartıp
Resulullah'a (A.S.) getirdi. Düğümler çözüldükçe Peygamber (A.S.) hafifledi ve
neşesi yerine geldi. Ama O bu olayı Yahudiye anmadı ve onun yüzünü de hiç görmek
istemedi.”
Buna benzer bir, iki rivayet daha vardır ki, hepsi de aynı
konuyu farklı anlatımlarla yansıtıyor.
O sebeple Muavvezeteyn (Felak ve Nas) sureleri inmiştir.”
(2) İLGİLİ HADİSLER
Müslim'in Ukbe b. Amir (R.A.)'den yaptığı rivayete göre ;
Resulüllah (A.S.) Efendimiz buyurdu ki : “Baksanıza, bu gece öyle ayetler indi
ki onların bir benzeri görülmemiştir: Kul Eüzü bi-RabbH-Felak ve Kul Eüzü
bi-Rabbi'n-Nas..” (3)
Ahmed b. Hanbel'in Ukbe b. Amir'den yaptığı rivayette, adı
geçen diyor ki : “Resulüllah (A.S.)ın bindiği devenin yularını tutup
giderken bana şöyle buyurdu: “Ya Ukbe! Binmez misin?” Ben de, günah olur
endişesiyle binmek istemedim. Ama Resulüllah (A.S.) indi ve ben de (ister-istemez) az
bir süre bindim. Sonra yine Resulüllah (A.S.) Efendimiz bindi ve şöyle buyurdu: “Ya
Ukbe! Sana insanların okuduğu iki hayırlı süre öğreteyim mi?” Ben de “Evet Ya
Resulüllah!” dedim. Bunun üzerine Resulüllah (A.S.), Felak ve Nas surelerini
okudu.” (4)
Yine Ukbe b. Amir (R.A.) diyor ki : “Resulüllah (A.S.)
Efendimiz her namazın arkasından Muavvezeteyni okumamı emretti.” (5)
Nesai'nin Ebu Abdullah b. Abis el-Cüheni (R.A.)den yaptığı
rivayette, adı geçen diyor ki: “Resulüllah (A.S.) Efendimiz bana: “Ey Abis'in
oğlu! İnsanların teavvuz ettiğinin(okuduğunun) en üstün olanını sana haber
vereyim mi?” Ben de: “Evet Ya Resulüllah!” dedim. Buyurdu ki: “Kul Eüzü
bi-Rabbi'1-Felak ve Kul Eüzü bi-Rabbi'n-Nas.. İşte bu iki sure.” (6)
İbn Merduye'nin Ümmu Selenle (R.A.)dan yaptığı rivayete
göre, Resulüllah (A.S.) şöyle buyurdu ; “Allah yanında surelerin en üstünü, Kul
Eüzü bİ-Rabbi'l-Felak ve Kul Eüzü bi-Rabbi'n-Nas'dır.” (7)
İmam Malik'in İbn Şihab'dan, o da Urve'den, o da Aişe
(R.A.)dan yaptığı rivayete göre : Resulüllah (A.S.) Efendimiz (az da olsa) bir ağrı
ve sızıdan rahatsız olunca, Muavvezeteyni okuyup kendi üzerine üflerdi.” (8) PEYGAMBER (A.S.) EFENDİMİZE SİHİR (BÜYÜ) YAPILMIŞ
MIDIR ?
Muavvezeteyn'in iniş sebebinde naklettiğimiz sahih hadislerden
böyle bir olayın meydana geldiği anlaşılıyor. Olay, birçok ravi, siyerci ve
muhaddis tarafından nakil ve rivayet edilmiştir. Rivayetlerin çoğunun zayıf veya
mevzu olduğunu ispat eden olmamışsa da “haber-i ahad” niteliğinde oldukları
kesindir. Sonra aynı olay ve konuyla ilgili olup çeşitli tariklerden yapılan
rivayetlerin çokluğu dikkate alınarak bunun meşhur veya mütevatir derecesine
ulaştığı da iddia edilemez. Çünkü rivayetler arasında hem ifade, hem de olayın
mahiyetini işleme farkı vardır. Bu da yapılan sihir (büyü) olayının ne derece
Resulüllah'ı (A.S.) etkilediğini kesin hatlarıyla ortaya koymamakta ve birtakım
şüphelerin doğmasına sebep olmaktadır.
Şüphesiz Resulüllah (A.S.) Efendimiz Allah'ın en sevgili kulu
ve en son peygamberidir. Allah'tan aldığı emirleri, inen ayet ve süreleri aynen
tebliğ etmiş, en küçük bir ilave veya noksanlıktan kaçınarak Allah Kelamı'nı
bütün safiyet ve tazeliğiyle korumuştur. Bunda hiç şüphe yoktur. Çünkü mevcut
delil ve belgelerin çokluğu, her türlü şüphe ve tereddüdü reddedecek kuvvet ve
mahiyettedir.
Böylece dini konularda Resulüllah'ın (A.S.) yanılması,
yanlış tebliğde bulunması söz konusu olamaz. Çünkü Cenabı Hak, Onun bu yönü
hakkında şu açıklamayı yaparak aksine bir düşünce ve iddiaya yer
bırakmamıştır:
“Arkadaşınız (Muhammed) ne sapıttı, ne de azıttı. O,
kendi hevesine de uyarak söz söylemez. O (Kur'an) ancak Ona vahyolunan bir vahiydir,”
(9)
Dünya işlerinde ise, kendi peygamberlik mertebesine göre,
fahiş bir yanılma ve hata yapması mümkün olmasa bile, bazı konularda az-çok
yanılması söz konusu olabilir. Çünkü O da bir insandır. Namazda yanılması, hurma
ağaçlarını aşılamada isabetli denemeyecek bilgi vermesi bu cümledendir. Dünya
işlerinde bazı küçük yanlışların meydana gelmesi(getirilmesi) ise ümmetine örnek
teşkil edecek düzeltmelerin nasıl olacağını göstermek mahiyetinde
düşünülmelidir.
O halde Hz. Aişe
(R.A.) hadisinde belirtildiği üzere. Peygamber (A.S.) Efendimizin yapmadığı bir şeyi
yaptığını ; işlemediği bir işi işlediğini tahayyül etmesi, eğer doğru ve
kesinse, bütünüyle dünya işleriyle ilgilidir. Hem Kadı Iyaz'ın dediği gibi;
Yapılan sihir (büyü) Onun dış organlarıyla ve biraz da sinir sistemiyle ilgilidir.
Şöyle ki, sihir Onun dış organları ve sathi olarak sinirleri üzerinde birtakım
olumsuz tesir bırakmış olabilir Kalbi ve aklı hiçbir zaman asıl ölçü ve kudretini
kaybetmemiş ve sihrin tesir alanının dışında kalmıştır. (10)
Diğer önemli bir husus da şudur: Resulüllah (A.S.)
Efendimizin sihirlendiği hakkındaki rivayetlerin hepsi böyle bir olayın meydana
geldiğinde birleşiyor; ancak detayında farklılık arz ediyor. Şöyle ki :
a) Aişe (R.A,) ile ibn Abbas (R.A.) rivayetinde. Resulüllah'a
(A.S.) hizmet eden bir yahudi gulom (erkek çocuk, delikanlı/köle, hizmetçi)
vasıtasıyla O'nun tarağının ve tarağa takılıp kalan birkaç kılının. büyücü
yahudiye verildiği belirtilmektedir.
b) Yalnız Aişe (RA)nın diğer bir rivayetinde ise, bu husustan
söz edilmemekte, sadece Resulüllah'ın (A.S.) sihir edildiğine ve o yüzden bazı
şeyleri tahayyül ettiğine yer verilerek iki meleğin Peygamber'e (A,S.) geldiği ve
böylece onların yapılan sihrin hangi kuyuya atıldığı hakkında bilgi verdikleri;
Peygamber (A.S.)in o kuyunun başına kadar gidip sihri (büyüyü) oradan
çıkarmadığı kaydediliyor ve öylece Cenabı Hakk'ın Ona şifa verdiğine
değiniliyor.
c) Zeyd b. Erkam (R.A.)dan yapılan rivayette. Resulüllah'ın
(A.S.) bir yahudi tarafından sihirlendiği ve o sebeple Melek Cebrail'in gelip haber
vermesi üzerine. Resulülah'ın (A.S.) Hz. Aliyi o kuyuya gönderdiği ve yapılıp
kuyuya atılan büyüyü çıkartıp getirttiği, büyü üzerindeki düğümlerden her
birinin çözülmesiyle Resulüllah'ın (A.S.) hafiflediği belirtilmektedir.
d) Diğer bir rivayette, Hz. Ali ve birlikte birkaç kişinin de
gittiği konu edilmekte ve büyü üzerinde on bir düğüm bulunduğuna değinilmektedir.
e) Nesai'nin rivayetinde ise, o büyünün sözü edilen kuyuda
bir kayanın altına yerleştirildiği ve üzerinde on bir düğüm bulunduğu
açıklanmaktadır.
Buna benzer birkaç rivayette de az farklı beyanlara yer
verildiğini görmekteyiz.
Konuya bu açıdan bakınca az yukarıda da değindiğimiz gibi,
bir sihir (büyü) olayının ortada olduğu ağırlık kazanırken, tesiri ve bulunup
ortaya çıkarılması hakkında rivayetler arasında bir birlik yoktur. O bakımdan
olayın detayı şüphe arz etmekte, kesin bir ifade kullanmamıza imkan
vermemektedir.
O halde Resulüllah (A.S.) Efendimizle ilgili bir sihir (büyü)
olayı vakidir; ancak bunun Onda fazla bir tesir meydana getirdiği söylenemez.
Olayı meleğin haber vermesine gelince : Allah'a dosdoğru
inanmayan ve dinin esaslarını kavrayamayan bazı sapık kişiler tarafından. insan ruhu
ve duygusu veya sinir sistemi üzerinde olumsuz tesir meydana getirmek için sihir ve
büyüye baş vurulduğu bildirilmekte ve buna karşı en koruyucu ayetin Muavvezeteyn
olduğu haber verilmektedir.
Konunun diğer önemli yanlarından biri de, Kuran-ı Kerim'de
tevatür derecesindeki beyanla, müşriklerin. Hz. Muhammed (A.S.) hakkında
“sihirlenmiş, büyülenmiş” iddialarının kesinlikle reddedilmesidir. Zariyat
Suresi 52. ayetle, gönderilen her peygamber hakkında inkarcı müşriklerin “sihir”
ve “mecnun” sözünü kullandıkları bildirilerek, peygamberlerin sihirbaz ve akli
dengelerinin bozuk olmadığı kesinlik arz eden bir anlatımla belirtiliyor. Resulüllah
(A.S.) Efendimiz hakkında da “sihir”, “meşhur” ve “mecnun” gibi
yakışıksız sözlerin kullanıldığını da görüyoruz. (11)
Resulüllah'ın (A.S.) büyülendiğini haber veren hadisleri
aynen kabul edecek olursak Kuran'da belirtilip reddedilen iddiaların doğruluğunu kabul
etmiş olmaz mıyız? Hayır.. Çünkü iki konu arasında fark vardır.
Ancak burada beş yorum karşımıza çıkmaktadır :
1-Hadis ve rivayetlere göre. Resulüllah (A.S.) Efendimiz bir
yahudi tarafından sihirlenmiş ve az da olsa bunun tesiri altında kalmış; sonra da
Muavvezeteyn surelerinin inmesiyle sihir ve büyünün tesiri sıfıra
düşürülmüştür.
2-Konuyla ilgili hadisler ve rivayetler hem “haber-i ahad”
olarak bulunuyor, hem de olayın detayında birbirinden ayrılıyor. Konu her yönüyle
itikadi bir anlam taşıdığından bu gibi hadisler ve rivayetler delil ve hüccet olarak
alınabilir mi ? Bu hususta İlim adamlarının farklı görüşleri olmuştur.
3-Ayetlerle açık biçimde reddedilen “meşhur” ve
“mecnun” sıfatları. olumsuzluk yönüyle Resulüllah (A.S.) Efendimiz hakkında
devamlılık arz etmektedir Hadislerde belirtileni ise, gelip geçici bir sihir ve
büyüdür ki, Resulüllah'ın (A.S.) ruhu, kalbi ve aklı üzerinde en küçük bir tesir
oluşturmamış; sadece dış organları ve sinir sistemi üzerinde az bir tesir meydana
getirmiştir.
4-Felak Suresinin Mekke'de indiğini söyleyen güvenilir üç
ilim adamı bulunuyor. Sözü edilen olayın ise Medine'de meydana geldiğine göre, bu
sürenin o olayla ilgili olarak indiği söylenebilir mi? Konuyu bu açıdan
değerlendirdiğimizde olayla alakalı hadislerle ihticacın doğru olmayacağı ortaya
çıkmaktadır Bu durumda hadisler üzerinde daha ciddi araştırma yapılması gerekmez
mi ?
5-Felak Suresinin Medine'de indiğini söyleyen Katade'ye ve bir
rivayette İbn Abbas'a (R.A.) göre olayla süre arasında bağlantı kurmak mümkündür
Ancak Mekke'de indiğini söyleyenler çoğunluktadır. O bakımdan üçüncü maddedeki
yorumu tercih söz konusudur.
Buna bir altınca madde daha ilave edersek, şu ayet üzerinde
durmamızın çok yararlı olacağını söyleyebiliriz. Şöyle ki :”Ey Peygamber,
Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer etmezsen, (Rabbinin sana verdiği)
peygamberliği tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur ve şüphesiz ki
Allah kafirleri amaçlarına eriştirmez” mealindeki Maide Suresi 67. ayetle,
Resulüllah'ın (A.S.) insanlardan korunduğu ve korunacağı açıklanmaktadır. Ancak
hangi hususlarda ve ne durumlarda korunacaktır? İlk akla gelen, peygamberlik görevini
aksatacak her türlü saldırı ve dengesizlikten korunacağıdır. Nitekim 23 yıllık
risalet dönemi tam şuur tam idrak ve tam denge içinde geçmiştir Bunda hiç şüphe
yoktur O halde bunun dışında cereyan eden sözlü saldırı, yaralama, ekonomik
ablukaya alınma ve benzeri tecavüzlerden korunmadığı gibi, zahiri yönü, yani bedeni
ve sinir sistemi üzerinde kısmen olumsuz tesir yapan sihir ve büyüden de tamamıyla
korunmadığı söylenebilir Ancak sihir ve büyünün tesirinden korunması için
Muavvezeteyn sureleri indirilmiştir. Çünkü Resulüllah (A.S.) Efendimiz melek değil
insandır Her insan gibi bazı şeylerden müteessir olması caiz ve mümkündür Uhud
Savaşi'nda yara alıp dişinin kırılması, yürürken ayağının kayması, bozan baş
ağrısı hissetmesi bu cümledendir.
Konuyu özetleyecek olursak şu sonucu ortaya koyabiliriz : Bir
yahudi tarafından yapılan sihir (büyü)den Resulüllah (A.S.) Efendimiz zahiri
yönüyle az müteessir olmuştur Ancak bu Onun peygamberlik görevini layıkıyla
yürütmesine asla tesir etmediği gibi ruhu, kalbi, idraki ve aklı üzerinde de olumsuz
hiçbir tesir meydana getirmemiştir.
Muavvezeteynin Mekke'de indiği kabul edilirse, Resulüllah’a
(A.S.) sihir ve büyü yapıldığıyla alakalı hadisler ve rivayetlerin “haber-i
ahad” olduğunu dikkate alarak onlarla ihticac edilmemesinin daha uygun olacağı bir
çıkış yolu olarak söylenebilir Ancak bu da tartışma konuşu olmaktan
kurtulamaz. SİHİR VE BÜYÜ
İslam ilim adamları sihrin üç manaya geldiğini
belirtmişlerdir ;
1-Birtakım tahayyüllerdir(hayal ürünü şeylerdir) ki,
hakikati yoktur O bakımdan sihre, “gözbağcılık” ve “gözboyacılık” da
denilmiştir. Nitekim A'raf Süresi 116. ayette şöyle buyurulmaktadır: “(Musa
onlara): “Önce siz atıverin” dedi. Bunun üzerine onlar hünerlerini ortaya
atıverince, halkın gözlerini büyülediler ve onları hayli korkuttular da büyük bir
sihir sergilediler”
Ayette Arapça olarak “Seharü a'yüne'nas” buyurulmuştur
ki, bu bir bakıma gözbağcılık ve gözboyacılık anlamına da gelmektedir.
2-Cin ve şeytanlarla ilgi kurup onların yardımıyla birtakım
geçici harikulade olaylar ortaya koyup sergilemektir.
3-Küfür olduğunu bile bile benimseyip bir takım afsunlarda
bulunmak suretiyle bir süre eşyanın şeklini ve hareketini değiştirmektir. Firavun'un
sihirbazlarının ellerindeki urgan ve sopaları halkın gözünde yılana çevirmeleri bu
gruptandır. (12)
Büyü, bazı yöntemler kullanılarak ruh ve beden üzerinde
geçici veya kalıcı olabilen ,arıza bırakabilen birtakım olumsuz tesir
bırakmak anlamına gelir. Bu yöntem cinlerle irtibat kurmak şeklindeyse, bir bakıma
sihirle birleşir. Onun için Kur'an ve hadiste “sihir” kelimesi anılarak bu
kavramın yer aldığı konuya göre yorumlanabileceğine işaret edilmiştir.
Kuran'da Musa Peygamberi (A.S.) karşı çıkartılan
sihirbazlardan açık ve net biçimde söz edildiğinden, “sihir” denilen bir
yöntemin mevcut olduğu kesinlik kazanıyor. Nitekim günümüzde de gerek el
çabukluğuyla, gerekse gözbağcılık ve gözboyacılıkla sihir sürdürülmekte ve
herkes tarafından bunun gerçek olmadığı, sadece halkın gözüne öyle yansıdığı
bilinmektedir.
Sihir ve büyü konusu bilimsel açıdan yeterince ele alınmış
değildir, Ancak bazı yöntemlerle insan ruhu ve duygusu üzerinde olumsuz tesirler icra
edildiği kabul edilmektedir.
Resulüllah (A.S.) Efendimize yönelik yapılan sihir ve büyü
şekil ve muhteva bakımından çok farklı rivayetlerle nakledildiğinden ortada bir
olayın olduğu kabul edilse bile, onun şekli ve neticesi şöyle veya böyledir demek
pek isabetli olmaz. FELAK'IN RABBİNE SIĞINMAK
“Felak”, birden fazla manaya delalet eden bir kelimedir.
Ashab-ı Kiram ve Tabiin'in bu hususta farklı yorum ve teshilleri olmuştur. Onları
şöyle özetleyebiliriz ;
a) Cabir b. Abdullah'a (R.A.) göre : Sabahın aydınlığıdır.
Bu da fecri sadık'ın doğmasıyla birlikte karanlık yarılmakta ve doğu ufkunda yatay
olarak aydınlık belirmektedir.
b) İbn Cerir ve İbn Merduye'nin İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı
rivayete göre: Bu kelimeyle bütün insanlar kastedilmektedir.
c) Amr b. Anbese'ye
(R.A.) göre: Cehennemde bir kuyunun adıdır. O bakımdan bu konuda Resulüllah'ın
(A.S.) bir açıklaması söz konusudur ki. yine aynı sahabi onu rivayet etmiştir.
d) Ukbe b. Amir'e göre. cehennem'de bir kapının adıdır. (13)
e) Kelbi'ye göre: Cehennem'de bir vadinin adıdır.
f) İbn ömer'e (R.A.) göre : Cehennem'de bir ağacın adıdır.
Bu yorumların en sahih ve tercihe layık olanı, (a) maddesidir. Zira Hz. Aişe'nin
(R.A.) vahyin ilk dönemini anlatırken “misle felaki’s sübhi” cümlesini
kullandığını ve bunun “sabahın ilk aydınlığı” manasına geldiğini
görüyoruz.
Nitekim İbn Abbas (R.A.) diyor ki: “Araplar, “Bu, sabahın
felakından daha açıktır” derler ki, bununla sabahın ilk yatay aydınlığını
kastederler” (14) CENABI HAKK'IN YARATTIĞI ŞEYLERDEN YİNE ONA SIĞINMAK
Burada ilahi uslup olarak, genellemeden sonra özellemeye
geçilmiş ve yaratılanlar arasında daha çok şu üç şeyden sakınıp ilahi kudret ve
inayete sığınmamız emredilmiştir :
1-Gecenin karanlığından,
2-Düğümlere üfleyen falcı ve büyücülerden.
3-Haset duygusu kabardığı zaman hasetçiden.
Toplumu ve aileyi en çok tedirgin eden olayların çoğu bu
üçünden kaynaklanır. Gecenin karanlığı çökünce fırsatçı soysuzlar, baskın
yapmak isteyen düşmanlar, çapulcu hırsızlar ortaya çıkar da karanlıktan
yararlanarak birtakım gayr-i meşru yollara saparlar.
Günümüzde medeni geçinen Amerika'da geceleyin elektriklerin
bir, iki saat kesilmesiyle nasıl bir yağmacılığın başladığını duymayan
kalmadı. Kalp ve kafalarına Allah ve Ahiret korkusu enjekte edilmeyip nefsani
duygularıyla baş başa bırakılan insanların her fırsatı kendi lehlerine
değerlendireceklerinde şüphe yoktur.
Falcılık, üfürükçülük ve büyücülüğü sanat haline
getirip bunları geçim vasıtası olarak kullanan ve böylece saf insanları, dini
bilgisi az, genel kültürü çok zayıf olanları adeta sömüren ve bu yolla yaptığı
hayali telkinlerle bazı kimseleri zan ve şüphe altında tutanlar da toplumun bir ayrı
baş belası ve yüz karasıdırlar.
Bu konuda uzmanlaşan falcı ve büyücünün insanın sinir
sistemi ve bazen de ruhi yapısı üzerinde birtakım olumsuz tesirleri olabilir.
Allah'ın yüksek kudretine sığınıp O'nun ayetlerini özellikle de Muavvezeteyn
surelerini okumak en tesirli yöntemdir.
İslam Dini, fert, aile ve toplumu bu gibi parazitlerin
şerrinden korumak için birçok maddi ve manevi müeyyideler(yaptırımlar) koymuştur.
En azından, gaipten haber veren kimseye baş vurmayı, ona inanmayı, haram kılıp
büyük günahlardan saymış ve inanarak onlara gidip dedikleriyle amel edenin Allah'tan
ve Peygamberinden ilgisinin kesileceğini ; ona doğru gidip de amel etmeyenin namazının
kırk gün kabul olunmayacağını haber vermiştir. Buna karşılık ruhi depresyon
geçiren, stres içinde dengesini kaybeden Müslümanlara, hiçbir maddi kazanç ve
çıkar beklemeksizin sırf Allah rızası için şifa ayetlerinden okumak
yasaklanmamıştır. Zira gerek Resulüllah'ın (A.S.) gerekse ashabının bu yola ve
çareye de baş vurdukları sahih rivayetlerle sabit olmuştur.
Haset (kıskançlık), gıpta sınırını aştığı takdirde
bir iç maraz halini alır ve tedavisi çok zor olur. O bakımdan İslam gıptayı meşru
sayarken, hasedi haram kılmıştır. İlimde ve ahlakta kendimizden üstün olanlara;
dünyalık konusunda bizden aşağıda olanlara bakmamızı ısrarla tavsiye ederken bir
takım manevi müeyyideleri de birlikte ortaya koymuştur. Nitekim Resulüllah (A.S,)
Efendimiz şöyle buyurmuştur :
“Sizden biriniz (mal ve dünyalıkça) kendisinden yukarı
(üstün) olana bakmasın ; kendisinden aşağı(seviyede) olana baksın.” (15)
“Sizden biriniz kendisinden malca ve hilkatçe” (fiziksel
yapıca) üstün kılınan kimseye baktığı zaman, hemen arkasından bu hususta
kendisinden aşağı seviyede olana baksın.” (16)
“(Mal ve dünyalıkça) sizden aşağı(seviyede) olana bakın,
sizden yukarı (üst seviyede) olana bakmayın.” (17)
Vekab: Birden fazla manaya delalet eder. O bakımdan
müfessirlerin yorum ve tespitleri farklı olmuştur. Şöyle ki :
a) Gece ve gecenin ilk karanlığı,
b) Gasak, gece; vekab, onun girmesi.
c) Gasak, gece; vekab onun karanlığının devam etmesi.
d) Gecenin soğuk havasının başlamasa
e) Güneş ve batması,
f) Ay'ın tutulması demektir.
Bunlardan (a) ve (b) maddesindeki yorumlar ağırlık kazanmıştır. Böylece bütün
serlerden ve özellikle sözü edilen üç şeyden, tedbir alıp Allah'a sığınmak,
mümine Rabbi tarafından güven ve şifa havası estirir. Sonra da bu gibi hallerde
Allah'ın mübarek isim ve sıfatının anılmasıyla serler defolur.
Bu surenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenabı Hakk'a hamd
olsun. Her türlü şer ve kötülükten, dengesizlik ve azgınlıktan O'na sığınır.
rahmet ve inayetini dileriz. Muavvezeteyn sureleriyle bize korunma yol ve yöntemini
açıklayan Resulüllah (A.S.) Efendimize ve Onun Al ve ashabına salat-ü selamlar
olsun.
Felak Suresiyle Nas Suresi arasındaki münasebet :
Bu iki süre birbirini tamamlamakta ve teavvüz konusunda her
ikisi de manevi destek ve kalkan olmaktadır. Bu Sayfaların Hazırlanmasında "Asrın Kur'an
Tefsiri-Celal YILDIRIM / Anadolu Yayınları" Eserinden Faydalanılmıştır.