Fil Suresi


dinlemek için Bilgisayarınızda flash playerin yüklü olması gerekirFlash Playerı yüklemek için tıklayınız.

TÜRKÇE MEALİ
1- Fil sahiplerini (Ebrehe ve ordusunu) Rabbinin nasıl yaptığını görmedin mi ?
2- Onların hilelerini boşa çıkarmadı mı ?
3- Ve onların üzerine ebabil kuşlarını gönderdi.
4- O fil sahiplerine, o kuşlar katı sert çamurdan oluşan sert taşlar atıyorlardı.
5- Neticede onları yenilmiş ekin yaprağı gibi kıldı.

İNİŞ SEBEBİ
     Ebulhasan Nisaburi’ye göre ; Fil sahipleri kıssasıyla ilgili olup Kabe’yi yakmaya gelen Ebrehe ordusunu Cenabı Hakk’ın nasıl yok edildiği konu edilerek indirilmiştir.(1)
     OLAYIN İÇ YÜZÜ

     Tarihçilerin ve daha çok siyercilerin naklettikleri az farklı rivayetlerden, olayın biri siyasi ve ekonomik diğeri dini olmak üzere iki ana sebebe dayandığını anlıyoruz.
     Siyasi ve ekonomik sebebi; O çağda ; yani milattan sonra beşinci-altıncı asırda Bizans'ın Habeşistan ile işbirliği yaparak Arapların deniz ve karayolu ticaretini ele geçirmek ve böylece Afrika, Hindistan ve benzeri uzak ülkelerle doğrudan ticari münasebete geçip Arapları devre dışı bırakmak; aynı zamanda Arap Yarımadası üzerinde sömürücü bir ortam vücuda getirmekti.
     Dini sebebi ise, ayette ifadesini bulduğu gibi. Arap Yarımadası'nda yaşamakta olan Arapları Kutsal Kabe'den koparıp San'a'da yaptırılan büyük kilisenin havasına sokup Arap hacılarını bu yeni mabede alıştırıp ısındırmaktı.

     OLAYIN CEREYAN ETTİĞİ TARİH
     Olayın milattan sonra cereyan ettiği kesindir. Ancak kaç tarihinde meydana geldiği hakkında farklı rivayetler vardır. Şöyle ki :
     1-Hüseyin Heykel Paşa, M.S. 570 yılında meydana geldiğini kaydetmiştir. Bu zatın heyetşinas (astronomi bilgini) olduğunu ve bu dalda iyi bir uzman sayıldığını dikkate alanlar, 670 tarihine ağırlık vermişlerdir.
     2-Tirmizi'nin tespit ettiği sahih rivayete göre : Resulullah
(AS.) Efendimiz Fil Yılında doğmuştur. Böylece bu tespitle (a) maddesindeki tespit birleşmektedir. Nitekim Kays bin Muharrime şöyle demiştir : “Ben ve Resulüllah (A.S.) Efendimiz Fil Yılı’nda doğduk”(2)
     3-Siyerci ve müfessir ibn Kesir de olayı özetlerken şöyle demiştir; “Şüphesiz Eshab-ı Fil olayı, Resulüllah (A.S) Efendimiz'in bi'setinden yana harikulade bir oluş (ve Onun gelmesine) bir tavtia (uygunluk ve vasat arz eden) bir olaydır. Çünkü en meşhur tespitlere göre, Resulüllah (A.S.) Efendimiz bu olayın meydana geldiği yıl doğmuştur.”(3)
     4-Ebu Nuaym ve Beyhaki'nin yaptığı rivayete göre, İbn Abbas (R.A.) şöyle demiştir: “Resulullah (A.S.) Efendimiz Fil Yılı'nda doğmuştur.”(4). Tefsirde rivayet yolunu saçan İbn Cerir ise, bu hususta herhangi bir rivayete yer vermemiştir.
      Naklettiğimiz ; rivayetlerin hemen hepsi Fil Olayı'nın M.S. 570 veya 571 yılında meydana geldiğine ve aynı yılda Hz. Muhammed'in (A.S.) doğduğuna delalet etmektedir.
     Müfessir Alaaddin Ali ise bu konuyla ilgili farklı rivayetleri şöyle sıralamaktadır :
     1-Bazısına göre, Peygamber (A.S.) Efendimizin doğumundan 40 yıl önce meydana gelmiştir. Diğer bir kısmına göre, 23 yıl önce gerçekleşmiştir.
     2-Siyer ve tarihçilerin çoğuna göre, sözü edilen olay Resulülah'ın (A.S.) doğduğu yıl meydana gelmiştir(5). Müfessir Kurtubi'nin tespitine göre, birinci görüş Mukatil'e; ikinci görüş Kelbi ve Ubeyd b. Umeyr'e göredir. Ayrıca Kurtubi, Resulüllah (A.S.) Efendimiz'in “Ben Fil Yılı'nda doğdum” mealindeki hadisini delil gösterip fil olayının Hz. Muhammed'in (A.S.) doğduğu yılda cereyan ettiği görüşünü belirtmiştir.(6)
     Nitekim yapılan rivayetlere göre, bu olaya şahit olup Ebrehe ordusunda yer alan filleri sevk vs idare edenlerden iki adamın gözlerini kaybetmiş halde Mekke'de perişan bir vaziyette yaşadıklarını gören bir çok kimse olmuştur. Yaşının küçüklüğüne rağmen Hz. Ayşe'nin (R.A.) da o iki ama adamı gördüğü söylenir.(7)

     OLAY BİR MUCİZE MİDİR?
     Şüphesiz olayın cereyan tarzı, onun harikulade olduğunu, İlahi mucizeyle gerçekleştiğini açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim ilim adamlarından bir kısmı, Fil Kıssasının M.S. 570 veya 571 yılında meydana geldiğini ve Resulüllah'ın (A.S.) doğumunun aynı yılda gerçekleştiğini dikkate alarak, olayın O’nun mucizelerinden biri olduğunu belirtmişlerdir. Zira bu görüşte olanlara göre, tecelli eden mucizevi olay, Resulülah'ın (A.S.) dünyaya geldiğini te'kid etmekte(uyarmakta) ve Onun kadrinin yüceliğini yansıtmaktadır.
     Diğer bir kısım ilim adamları ise, mucizenin Peygamberle ilgili olduğu takdirde Onun elinde, dua ve isteği doğrultusunda tezahür ve tecelli edeceğini düşünerek. olayın Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz'le ilgili bir mucize değil, ilahi takdir hükmünün mucize şeklinde inmesidir, demişlerdir.
     İster öyle. ister böyle olsun. Fil Olayı mutlak surette bir mucizedir. Allah daha iyisini bilir.

     FİL OLAYININ CEREYAN TARZI
     Arap Yarımadası’nda bu kıssayı duymayan ve bilmeyen kimse hemen hemen yok gibiydi. Olayın cereyan şekline şahit olan yaşlılar bildiklerini. gördüklerini ve duyduklarını yeni kuşaklara detaylı olarak anlatmış bulunuyorlardı, O bakımdan Cenabı Hak, İslam'ın, Kuran’ın. Hz. Peygamberin ve Kutsal Kabe'nin kadrini küçümseyen; ilahi sınırları çiğneyerek Kabe'yi put hane haline getirip orada Hakk'a ibadete engel olan azgın müşrikleri uyarmak için yakın geçmişte Allah'a karsı baş kaldırıp yeryüzünde ilk kurulan mabedi yıkmaya gelen şaşkın sapıkları, azgın zalimleri nasıl yok ettiğini bildirirken olayın en ibretli safhasının özetini vermektedir.
     Tarihçilerle siyerciler Fil Kıssası'nı hayli detaylı rivayet etmişlerdir. Biz ise yapılan teshillerin ve rivayetlerin bir özetini vermekle yetinmeyi uygun gördük. Şöyle ki;
     Yemen’de Himyer hükümdarlarının sonuncusu Zunevas müşrik idi. Kuran’da anılan Ashabı Uhdud'u da (8) onun işkence ve azapla öldürdüğü rivayet edilir. Yine rivayete göre. Nasrani(Hristiyan) olan Ashabı Uhdud yirmi bine yakın bir topluluktu. Onlardan sadece Devd Zu-Seleban adında bir nefer kurtulmuş ve Şam meliki Kayser'e gidip sığınmıştı.Çünkü Kayser de Nasrani idi. Bunun üzerine Kayser, Habeş kralı Necaşi'ye (9) bir mektup yazıp Eryat ve Ebrehe adında iki emirle gönderdi.
     Böylece güçlü bir orduyla Yemen'e girdiler ve ülkenin altını üstüne getirdiler ve bu arada Himyer'in son hükümdarı Zunevas da denizde boğulmuş oldu. Sonra bu iki emir (Eryat ile Ebrehe) arasında görüş ayrılığı belirdi ve uzun bir tartışmadan sonra Eryat öldürüldü Böylece Ebrehe tek söz sahibi olarak ordunun başında kaldı. Kısa zamanda kendini Habeş kralı Necaşi'ye kabul ettirdi. Sonra da hem onun. hem de Kayser'in gözüne girmek için San'a'da büyük bir kilise yaptırdı ve burayı Araplar için hac yeri olarak ilan etti.
     Arapların iki önemli kolu olan Adnaniler'le Kahtaniler buna karşı çıktılar. Kureyş Kabilesi mensupları ise, onların bu küstahlığına fazlasıyla öfkelendiler. Derken onlardan birkaç kişi San'a'ya varıp geceleyin Ebrehe tarafından yaptırılan kiliseye girerek içini kirlettiler. Böyle çirkin bir davranışın Kureyşliler tarafından tezgahlanıp ortaya konulduğunu tespitte gecikmeyen Ebrehe, bu olayı amacına ve niyetine uygun değerlendirmeyi ihmal etmedi ve bu sebeple Kabe'yi yıkmak için meşru bir sebep elde ettiğine kendini inandırdı. Böylece belirtilen çirkin olay onun kötü niyetini tahrik edip, Kabe'yi yıkma gayretinde fiili duruma itmiş oldu.
     Ebrehe hemen hazırlığa başladı. iyi savaşçılardan bir ordu oluşturdu. Birkaç tane de eğitilmiş fili ordunun önüne katarak Mekke'ye doğru ilerledi. Derken Rumlarla Habeşlilerin görüş birliği istikametinde bir gelişme başlatıldı. Arapların hem ticaret yolları ellerinden alınacak, hem de güven ve gurur kaynakları olan Kutsal Kabe yıkılıp yok edilecek ve arkasından bütün kabilelerin yüzleri San'a'daki mabede döndürülecekti. Necaşi'nin ona hediye olarak gönderdiği Mahmud adlı fili ise en önde olmak üzere sekiz veya on iki kadar filden oluşan öncü kuvvetle hareket başlatıldı. Yemen meliklerinden Zunefer bu harekatı durdurmak için hem kendi kuvvetlerim, hem de diğer Arapları savaşa çağırdı.. Katılanlar vurucu bir güç oluşturdular ise de savaş neticesinde Ebrehe'ye yenik düştüler.
     Ebrehe, önünde durdurucu bir engel kalmayınca Taife geldiğinde ora halkı ona gereken ikramda bulunup herhangi bir vuruşmaya kapı açmak istemediler. Aynı zamanda Ebrehe'ye yol gösterip kılavuzluk yapması için Ebu Riğal adında bir adamı görevlendirdiler. Ebrehe, Mekke yakınında, o günkü adı “el-Muğammes” olan yörede karargah kurup Mekkelilere ait deve sürülerini yağma etti. Bu arada Resulüllah'ın (A.S-) dedesi Abdülmuttalib'e ait iki yüz kadar deve de yağma edilenler arasında bulunuyordu. Hiçbir karşı mukavemetle karşılaşmayan Ebrehe, Kureyş Kabilesi'ne elçisini göndererek Mekke Emiri ile görüşmek istediğini belirtti. O dönemde ise, Mekke'nin söz sahibi olarak Abdulmuttalib bulunuyordu.
     Abdulmuttalib, elçinin teklifini dinledikten sonra ona şöyle dedi: “Allah'a and olsun ki, sizinle savaşmayı düşünmüyoruz. Zira böyle güçlü bir orduyla savaşacak güç ve imkanımız yoktur. İşte şu gördüğün Allah'a ibadet edilen Beytülharam'dır ; aynı zamanda Cenabı Hakk'ın Halil İbrahim Peygamber'in (A.S.) ibadet ettiği kutsal bir yerdir. Artık bu Beyt'in sahibi gelenlere engel olur. Bizim engel olacak bir ordumuz yoktur.” Elçi ona : “Gel de Ebrehe ile görüş. Çünkü o sizinle görüşmeyi arzu ediyor ve beni bu maksatla gönderdi.” diyerek görevinin ne olduğunu belirtti. Bu davet üzerine Abdulmuttalib elçiyle birlikte hareket edip Ebrehe'ye geldi. Ebrehe onun simasına, yüzündeki vakur görünüşe ve fiziksel yapısındaki heybete hayran kaldı ve saygı gösterme ihtiyacı duydu; tahtından inip onunla birlikte bir döşek üzerine oturmayı tercih etti. Sonra tercüman aracılığıyla bir arzu ve ihtiyacının olup olmadığını sordu. Abdülmuttalib. tek arzusunun yağma edilen ikiyüz devesinin kendisine geri verilmesi olduğunu söyledi. Ebrehe hayretle ona baktı ve yakıştıramadı. “Mekke'nin söz sahibi ve ileri geleni olan zat, Kutsal Kabe'nin tahrip edilmemesini talep etmiyor da kendi şahsi malıyla meşgul olup onu kurtarmayı düşünüyor. Doğrusu bu zatı önce gözümde çok büyütmüştüm; ama şimdi ona karşı hiç de saygım kalmadı ve bir anda gözümden düştü” diye fısıldadı. Bunun üzerine Abdülmuttalib gayet sakin ve aynı soğukkanlılıkla şu cevabı verdi: “Ben sadece iki yüz devenin sahibi olarak bulunuyorum. Kabe’nin ise sahibi ve Rabbi vardır ki O. kendi kutsal evini tahripten koruyacaktır.” Ebrehe onun bu sözüne karşı sertleşti ve şöyle dedi : “Onun sahibi ve Rabbi beni engelliyecek değildir.” Abdülmuttalib : “İşte sen ve O” diyerek son sözünü söyledi.
     Ebrehe deve konusunda onun isteğini yerine getirdi, iki yüz devesini geri verdi, Abdülmuttalib Mekke'ye dönünce, halkın derhal şehri terk etmesini söyledi. Böylece bir katliamdan kurtulmak için benzeri tedbirlere başvurdu. Sabah olunca Ebrehe Kabe'yi yıkmak üzere harekete geçti. Ancak önde yürüttüğü büyük fil olduğu yere çöküp hareket etmedi. Başka istikamete çevrilince kalkıp hareket ediyor, Mekke'ye doğru çevrilince çöküp kalıyordu. Derken Cenabı Hak deniz tarafından kırlangıca benzer biraz büyükçe kuşları sürüler halinde sevk etti. Her kuş, biri gagasında, ikisi ayakları arasında olmak üzere üçer taş taşıyordu. İbn Kesirin naklettiğine göre, “Ebabil” diye adlandırılan bu kuşlar güvercinden biraz küçük, ayakları kırmızı renkte idi. Sürüler halinde Ebrehe ve ordusunu yukarıdan kuşatıp taşıdıkları taşlarla ölüm yağmuruna tuttular. Çok geçmeden koca bir orduyu mahv-u perişan edip dağıttılar.
     İbn İshak'a göre: Atılan taşlardan biri de Ebrehe'ye isabet etti ve eti lime lime olup dökülmeye başladı. Ebrehe San'a'ya vardığında ancak bir kuş yavrusu kadar kalmış, adeta bir iskelet halini almıştı.
     Kuran’da nekre (belirsizlik ifade eden) “tayren” kelimesinin asıl hakiki manasından alıp başka bir manada kullananlar da olmuştur. Nitekim müfessir Mustafa Meraği. “Bu kuşların sivrisinek ve karasinek cinsinden olduğu da düşünülebilir” diyerek bu sineklerin birtakım bulaşıcı ve öldürücü hastalık doğuran mikrop ve parazitler taşıdığını ve Ebrehe ordusuna bu mikropları bulaştırdıklarını; çok geçmeden ordunun bu bulaşıcı ve öldürücü mikropların tesiriyle helak olduğunu değişik bir yorum olarak belirtmiştir.(10)
     Bütün bunlar kelime ve cümleyi, ortada bir karine olmadığı halde asıl delalet ettiği manadan uzaklaştırmak suretiyle olayın bir mucize niteliğinde cereyan etmediğini ortaya koymaya yönelik yorumlardır.
     Oysa Cenabı Hak “Tayren Ebabil” sözünü kullanmıştır ki, “tayr” uçan kuş anlamına gelir ve asıl delalet ettiği gerçek manası budur. Mukatil b. Süleyman'ın rivayetine göre : Helak edilen Ebrehe ordusundan çok miktarda mal kaldı. O kadar ki. Abdülmuttalib'e bir çukuru dolduracak kadar altın isabet etmiş bulunuyordu.

     ATILAN TAŞLARIN TÜRÜ VE AÇTIKLARI YARA
     Tarihçilerle siyerciler bu taşların türü ve açtığı yara hakkında farklı bilgiler vermişlerdir. Şöyle ki: İbn İshak'ın Yakup b. Utbe'den yaptığı rivayete göre, adı geçenin şöyle dediğini nakletmiştir:
     “Arap toprağında kızamık ve çiçek hastalığı ilk defa olarak o yıl görülmüştür.”(11)  Yakup b. Utbe bu ifadesiyle, kuşların attığı taşların insan vücudunda bu hastalığa sebep olduğunu belirtmek istemiştir.
     Ebu Nuaym'ın Ata tarikiyle Dahhak'tan yaptığı rivayete göre : “Kuşların attığı taş onlardan birinin başına isabet ediyor ve o yüzden adamın eti ve kanı akıp dökülüyor, sadece bir iskelet olarak kalıyordu.” İbn İshak'ın kızamık ve çiçek hastalığı diye ortaya koyduğu yorum pek isabetli bir tefsir değildir. Zira bu iki hastalık orduları yok edecek, kitle ölümüne sebep olacak nitelikte sayılmaz. Kızamık bulaşıcı bir hastalıktır. Genel olarak iki yaşından on yaşına kadar olan çocuklarda görülür. 8-14 günlük kuluçka dönemi vardır. Ateş yapar ve öldürücü, etleri dökücü bir özellik taşımaz. Yeter ki, hastalık döneminde çocuk başka bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktan korunmuş olsun. Çiçek Hastalığı, mikropla bulaşan tehlikeli bir hastalıktır. Yüksek ateşle başlar. Vücutta kırmızımtırak lekeler belirir. Bu kabarcıklar gözlerin içinde de çıkabilir ve körlüğe sebep olabilir. Ama vücudun etlerinin dökülmesine sebep olduğu veya olacağı pek söylenemez.
     Eğer muradı-ı ilahi Ebrehe ordusunu bu iki hastalıkla yok etmeye yönelik bulunsaydı, buna uygun bir anlatım tarzına yer verilir; ne uçan kuşlardan, ne de taşıdıkları taşlardan söz edilirdi. Ancak yorumların tamamını dikkate aldığımızda şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkün olur: Ebabil kuşlarının attıkları taşlar, o insanların vücudunda derin yara açıp kısa zamanda kitle ölümüne sebep olmuştur. Bu hastalık ne kızamıktır, ne de çiçektir. bunlarla az benzerliği olan ayrı bir hastalıktır. Kuşlardan da maksat ne sinek, ne de sivrisinektir; attıkları taşlardan da maksat ne kızamık. ne de çiçek virüsleridir. Her yönüyle ilahi kudretin tecelli eden hükmünü yansıtan bir mucizedir.
     Rivayetlerin bir kısmına göre ise, atılan taşlar, ateşli silahlarla atılan kurşun misali kime isabet etmişse, delip geçmiş ve ölüm olayına sebep olmuştur. Ayette atılan taşın türü hakkında kısa bilgi verilerek "siccil" kelimesi kullanılmıştır.
     Ancak ilim adamlarının bu isimle ilgili olarak farklı tespit ve yorumlarının bulunduğunu görüyoruz:
     1-Nahv bilgini Ebu Ubeyd'e göre : Sert, katı. şedit madde demektir. Bu İfadeden ve tariften, taşların çok katı ve şedit olduğunu anlıyoruz.
     2-Müfessir Alüsi'ye göre: Bu kelime “kova” manasına gelen "seccel"den türetilmiştir. -Atılan taşlar, kovadan su boşanırcasına yağmur misali indiği için onlara "siccil" denilmiştir.
     3-İbn Abbas'a (R.A.) göre : Bu kelimenin aslı Farsçadır. Taş manasına olan "seng" ile çamur manasına olan "gil"in birleşmesi ve Arapçada (g) harfi olmadığı için de Arapların bunu "siggil" değil de "siccil" şeklinde telaffuz etmesi söz konusudur.(12) Kurtubi'nin Ebu Salih'ten yaptığı rivayete göre, adı geçen şöyle demiştir: “Ben. Ebu Talib'in kızı Ümmühani'nin evinde, o atılan taşlardan yaklaşık iki kafiz (ölçek) kadar gördüm ki, üzerlerinde kırmızı çizgiler bulunan siyah renkte idiler.”(13)
     4-Kafirlerin azabı yazılı olan divan demektir, "secal" kökünden türetilmiştir ki. "irsal" manasına gelir.(14) Tabiatıyla bu bir ilahi cezadır ki. tuğyan(isyan) eden bir kavmi, bir orduyu, yok etmiştir. Zira maddi sebep ve imkanların kesildiği yerde, azıp gelen zulme karşı Cenabı Hakk'ın "Kahhar" sıfatı tecelli edip yok eden hükmünün inmesini çabuklaştırır.
     O halde bu helak edilme olayı, ister atılan taşlarla öldürücü bir hastalık meydana getirmiş olsun, ister bedeni delip geçen şiddette bulunsun her yanıyla ve yönüyle bir mucizedir; hiçbir zaman tabii olaylarla kıyaslanamaz. Kaldı ki, Cenabı Hak  Habeşlilere ve tertipledikleri tahrip ordusuna sadece bu cezayı vermekle yetinmemiş, bir de İranlı'ları onlara musallat ederek birkaç yıl içinde Habeş'in Yemen'deki iktidar ve sömürgeciliğine son verdirmiştir.
     Şüphesiz gerek klasik tefsirlerde, gerekse siyer kitaplarında Fil Kıssası'nda geçen Ebabil kuşları, attıkları taşlar ve meydana gelen kitlesel ölüm hakkında birçok farklı rivayetler yer almaktadır. Çoğunun ciddi bir dayanağı yoktur. Ama ortada bir gerçeğin bulunduğu söz konusudur; o da Kutsal Kabe'yi yıkmaya gelen Ebrehe'nin ordusuyla birlikte, deniz tarafından gönderilen kuşlar vasıtasıyla atılan taşlarla yok edilmesidir. O bakımdan bu konudaki rivayetlerin çoğunu anlatmaya gerek görmedik.
     Kuran’da bu konuyla ilgili beyan çok muhteşem bir tasvir mahiyetinde ibret ve öğüt alınacak ana noktaları gözler önüne sermekte ve insan duygusuna. aklına ve düşüncesine seslenilerek inkar, azgınlık, ahlaksızlık ve zulmün; dine, dindara tecavüzün hiçbir aile, toplum ve millete; kavim ve aşirete iyilik, huzur, güven, istikrar ve rahmet getirmediği gibi kalıcı bir gerçek de vaad etmediği hatırlatılmaktadır.
     Öyle ki. böylelerinin sonu hüsran ve perişanlık olmuştur. Fil Kıssası bunun sadece ibretli örneklerinden biridir.

     YENİK EKİN ÇÖPÜ
     Kuşların attığı taşlarla ezici bir yenilgiye uğratılıp yok edilen ordunun sonu anlatırken onların akıbeti “yenik ekin çöpü”ne benzetilmektedir. Bu sonuç ister bazı mikrop ve parazitler, öldürücü hastalık yayan virüsler tarafından, isterse diğer canlılar tarafından sözü edilen duruma getirilmiş olsun, olay çok düşündürücü ve anlamlıdır. İnen ilahi azap hükmüyle saldıran ordunun her ferdinin vücutları delik-deşik edilmiş ve buna ilaveten ortaya çıkan öldürücü hastalıkla etleri dökülerek çer-çöp haline gelmiştir. Böylece kitle halinde yok edildikleri ve aldıkları öldürücü yara neticesi çoğunun vücutlarında geniş tahribatın meydana geldiği anlaşılıyor.
     Bence rivayetleri bu tasvir ve teşbih doğrultusunda değerlendirip netice çıkarmak daha isabetli olur. Sonra da önce Hz. Peygamber'e (A.S.) ve arkasından Onun İzinde yürüyen müminlere tuzak kurup kötülük yapmaya niyetlenen ve bu niyetini fiili alana çıkartanlar uyarılıyor. Tutumlarından ve kötü niyetlerinden vazgeçmedikleri takdirde ilahi adalet ve intikam hükmünün ineceği bildiriliyor. Zira benzeri olayların ortaya çıkmasıyla benzeri hükümlerin inmesi sünnetullah gereğidir.
     İnkar, zulüm ve tuğyanla birleşir de belli çizgiye gelirse, mutlaka ilahi hüküm tecelli eder. Ancak onun ne şekilde tecelli edeceğini belirlemek hemen mümkün değildir. Bazen düşmanları harekete geçirmekle, bozan semavi bir afet indirmekle, bazen iç huzursuzluğu ve kargaşa doğurmakla tezahür eder.
     Fil Kıssası'yla önce Mekkeli saldırgan müşrikler uyarılmış, sonra da kıyamete kadar hakka karşı çıkıp zulüm ve tecavüzü sanat edinen inkarcılar, maddeci şaşkınlar uyarılmakta; her vesileyle insanların dini inançlarına, ibadetlerine müdahale edilmemesi tenbih edilmektedir.
     İki sure arasındaki münasebet:
     Yukarıda da belirttiğimiz gibi. Ebrehe ve ordusunun Mekke üzerine yürümesinin iki ana sebebi bulunuyordu : Biri. dini, diğeri ticari idi. Resulüllah'ın (A.S.) dedesi Kusay'ın üstün gayreti ve ticari dehasıyla Mekke hem Emin Belde olarak tanınmış, hem de önemli bir ticari merkez olarak Arap Yarımadası’nda önemli rol oynamıştır. Habeş ve Rumların ticari politikasına yönelik olarak Ebrehe böyle bir harekata girişmişti. Aynı zamanda Arapların yüzünü Kabe'den, San'a'daki kendi yaptırdığı mabede döndürme gayreti de söz konusu idi. Kureyş Süresiyle bu inceliğe işaret edilerek Kureyş Kabilesi'nin hem bütün kabilelere Emin Belde'nin güven havasını teneffüs ettirmeğe, hem de orayı, düzenledikleri ticari kervanlarla güven içinde tutmak suretiyle önemli bir ticari merkez haline getirmekte başarılı oldukları hatırlatılarak Mekkelilerin ve özellikle Kureyş Kabilesinin herkesten çok o Emin Belde'nin Rabbine ibadet etmelerinin lüzumu belirtilmektedir.
     Bu surenin de tefsirine bizi muvaffak kılan Cenabı Hakk'a hamd-ı senalar; Allah'ın muradını O'nun kullarına en güzel şekilde haber verip açıklayan Resulüllah (A.S.) Efendimize ve Onun al ve ashabına salat-ü selamlar olsun.

                                                                
Bu Sayfaların Hazırlanmasında "Asrın Kur'an Tefsiri-Celal YILDIRIM / Anadolu Yayınları" Eserinden Faydalanılmıştır.

Sayfaya Geri Dön